Kainatta
kusursuz bir düzen bulunmaktadır. Bu kusursuz düzen içinde güneş
sistemi çok küçük bir yer tutmaktadır. Ancak kainata göre bir
nokta tanesi kadar küçük olan bu sistem, bize göre çok büyüktür.
Güneş sisteminin büyüklüğünü biraz daha detaylı düşünelim.
Bu sistem, evrenin içindeki diğer yıldızlara göre orta-küçük bir
yıldız olan Güneş'in etrafında dönmekte olan dokuz gezegenden ve
onların elli dört uydusundan oluşur. Dünya, sistemde Güneş'e en
yakın üçüncü gezegendir. Güneş'in çapı, Dünya'nın çapının 103 katı
kadardır. Ancak bu kadar dev bir boyuta sahip olan Güneş Sistemi,
içinde bulunduğu Samanyolu galaksisine oranla oldukça mütevazidir.
Çünkü Samanyolu galaksisinin içinde, Güneş gibi ve çoğu ondan daha
büyük olmak üzere yaklaşık 250 milyar yıldız vardır. Spiral
şeklindeki bu galaksinin kollarının birisinde, bizim Güneşimiz yer
almaktadır.
Ancak ilginç olan, Samanyolu galaksisinin de uzayın geneli
düşünüldüğünde çok "küçük" bir yer oluşudur. Çünkü uzayda başka
galaksiler de vardır, hem de tahminlere göre, yaklaşık 300 milyar
kadar!... George Greenstein, bu akıl almaz büyüklükle ilgili, The
Symbiotic Universe (Simbiyotik Evren) adlı kitabında şöyle yazar:
Eğer yıldızlar birbirlerine biraz daha yakın olsalar, astrofizik
çok da farklı olmazdı. Yıldızlarda, nebulalarda ve diğer gök
cisimlerinde süregiden temel fiziksel işlemlerde hiçbir değişim
gerçekleşmezdi. Uzak bir noktadan bakıldığında, galaksimizin
görünüşü de şimdikiyle aynı olurdu. Tek fark, gece çimler üzerine
uzanıp da izlediğim gökyüzünde çok daha fazla sayıda yıldız
bulunması olurdu. Ama pardon, evet; bir fark daha olurdu: Bu
manzarayı seyredecek olan "ben" olmazdım... Uzaydaki bu devasa
boşluk, bizim varlığımızın bir ön şartıdır.
Greenstein, bunun nedenini de açıklar; uzaydaki büyük boşluklar,
bazı fiziksel değişkenlerin tam insan yaşamına uygun biçimde
şekillenmesini sağlamaktadır. Ayrıca Dünya'nın, uzay boşluğunda
gezinen dev gök cisimleriyle çarpışmasını engelleyen etken de,
evrendeki gök cisimlerinin arasının bu denli büyük boşluklarla
dolu oluşudur.
Kısacası evrendeki gök cisimlerinin dağılımı, kusursuz düzen ve
denge insanın yaşamı için tam olması gereken yapıdadır. Dev
boşluklar, amaçsız yere ortaya çıkmamışlardır; amaçlı bir
yaratılışın sonucudurlar.
GÜNEŞ SİSTEMİ
Evrendeki düzenliliği en açık olarak gözlemlediğimiz alanlardan
biri de, Dünyamızın içinde bulunduğu Güneş Sistemi'dir. Güneş
Sistemi'nde 9 ayrı gezegen ve bu gezegenlere bağlı 54 ayrı uydu
yer alır. Bu gezegenler, Güneş'e olan yakınlıklarına göre; Merkür,
Venüs, Dünya, Mars, Jüpiter, Satürn, Neptün, Uranüs ve Pluton'dur.
Bu gezegenlerin ve 54 uydularının içinde yaşama uygun bir yüzey ve
atmosfere sahip olan yegane gök cismi ise Dünya'dır.
Güneş Sistemi'nin yapısını incelediğimizde, yine büyük bir denge
ile karşılaşırız. Gezegenleri dondurucu soğukluktaki dış uzaya
savrulmaktan koruyan etki, Güneş'in "çekim gücü" ile gezegenin
"merkez-kaç kuvveti" arasındaki dengedir. Güneş sahip olduğu büyük
çekim gücü nedeniyle tüm gezegenleri çeker, onlar da dönmelerinin
verdiği merkez-kaç kuvveti sayesinde bu çekimden kurtulurlar. Ama
eğer gezegenlerin dönüş hızları biraz daha yavaş olsaydı, o zaman
bu gezegenler hızla Güneş'e doğru çekilirler ve sonunda Güneş
tarafından büyük bir patlamayla yutulurlardı.
Bunun tersi de mümkündür. Eğer gezegenler daha hızlı dönseler, bu
sefer de Güneş'in gücü onları tutmaya yetmeyecek ve gezegenler dış
uzaya savrulacaklardı. Oysa çok hassas olan bu denge kurulmuştur
ve sistem bu dengeyi koruduğu için devam etmektedir.
Bu arada söz konusu dengenin her gezegen için ayrı ayrı kurulmuş
olduğuna da dikkat etmek gerekir. Çünkü gezegenlerin Güneş'e olan
uzaklıkları çok farklıdır. Dahası, kütleleri çok farklıdır. Bu
nedenle, hepsi için ayrı dönüş hızlarının belirlenmesi lazımdır
ki, Güneş'e yapışmaktan ya da Güneş'ten uzaklaşıp uzaya
savrulmaktan kurtulsunlar.
Materyalist astronomi anlayışı, Güneş Sistemi'nin kökeninin doğal
fiziksel süreçlerle açıklanabileceğini, yani bu sistemin
kendiliğinden ve tesadüfen oluşabileceğini öne sürer. Ancak son
300 yıldır bu konuda ortaya atılan tüm farklı teoriler birer
spekülasyondan ileri gidememiştir. Güneş Sistemi'nin kökeni,
materyalist bir bakış açısıyla, açıklanamayan bir sır
konumundadır.
Güneş Sistemi'ndeki olağanüstü hassas dengeyi keşfeden Kepler,
Galilei gibi astronomlar ise, bu sistemin çok açık bir tasarımı
gösterdiğini ve Allah'ın evrene olan hakimiyetinin ispatı olduğunu
belirtmişlerdir. Güneş Sistemi'nin yapısı hakkında önemli
keşiflerde bulunan -ve "yaşamış en büyük bilimadamı" sayılan-
Isaac Newton ise şöyle yazmıştır:
Güneş'ten, gezegenlerden ve kuyruklu yıldızlardan oluşan bu çok
hassas sistem, sadece akıl ve güç sahibi bir Varlık'ın amacından
ve hakimiyetinden kaynaklanabilir... O, bunların hepsini
yönetmektedir ve bu egemenliği dolayısıyladır ki O'na, "Üstün
Kuvvet Sahibi Rab" denir.
DÜNYA'NIN YERİ
Güneş Sistemi'ndeki bu muhteşem dengenin yanısıra, üzerinde
yaşadığımız Dünya gezegeninin bu sistem ve genel olarak uzay
içindeki yeri de, yine kusursuz bir yaratılışın varlığını
göstermektedir.
Son astronomik bulgular, sistemdeki diğer gezegenlerin varlığının,
Dünya'nın güvenliği ve yörüngesi için büyük önem taşıdığını
göstermiştir. Jüpiter'in konumu buna bir örnektir. Güneş
Sistemi'nin en büyük gezegeni olan Jüpiter, varlığıyla aslında
Dünya'nın dengesini sağlamaktadır. Astrofizik hesaplamalar,
Jüpiter'in bulunduğu yörüngedeki varlığının, sistemdeki Dünya gibi
diğer gezegenlerin yörüngelerinin istikrarlı olmasını sağladığını
ortaya çıkarmıştır. Jüpiter'in Dünya'yı koruyucu ikinci bir
işlevini ise, gezegen bilimci George Wetherill "Jüpiter Ne Kadar
Özel" adlı bir makalede şöyle açıklar:
Jüpiter'in bulunduğu yerde eğer bu büyüklükte bir gezegen var
olmasaydı, Dünya, gezegenler arası boşlukta gezinen meteorlara ve
kuyrukluyıldızlara yaklaşık bin kat daha fazla hedef olurdu...
Eğer Jüpiter olduğu yerde olmasaydı, şu anda biz de Güneş
Sistemi'nin kökenini araştırmak için var olamazdık.
Kısacası Güneş Sistemi'nin yapısı, her türlü ayrıntısıyla birlikte
canlılar için özel bir tasarıma sahiptir. Bir başka deyişle,
evrenin fiziksel yasaları gibi Dünya'nın uzaydaki konumu da, bu
evrenin insan yaşamı için tasarlanmış olduğunu gösteren kanıtlar
içermektedir. Yapılan tüm araştırmalar bu kusursuz düzenin ve
tasarımın sonsuz bir güç ve akıl sahibi olan Allah tarafından
yaratıldığını tasdik etmektedir.
Kimi insanların bunu kavrayamamalarının nedeni ise samimi ve ön
yargısız bir biçimde düşünememeleridir. Oysa samimi olarak düşünen
her akıl sahibi insan, evrende hiçbir şeyin amaçsız ve başıboş
olmadığını,
"Biz gökyüzünü, yeryüzünü ve ikisi arasında bulunan şeyleri batıl
olarak yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır..."
ayetiyle bildirildiği gibi, Allah tarafından canlılar için
yaratılmış ve düzenlenmiş olduğunu anlar.
(Sad Suresi, 27)
Bu derin kavrayış, bir başka Kuran ayetinde şöyle tarif
edilmektedir:
Şüphesiz göklerin ve
yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardarda gelişinde temiz
akıl sahipleri için gerçekten deliller vardır. Onlar, ayakta iken,
otururken, yan yatarken Allah'ı anarlar ve göklerin ve yerin
yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) "Rabbimiz, Sen
bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından
koru." (Al-i İmran Suresi, 190-191)
Kaynak: www.harunyahya.org